PSİKOLOJİ YAZILARI

07/06/2012
Çocuklarda Korkular
‘Korku’ yaşamın ve evrimsel surecin doğal ve olağan bir parçasıdır. Çocuklar ve gençlerin yaşadığı korkular farklı yaş dönemlerinde farklı formlar alır. Dokuz aylık bir çocuk asil bakımını sağlayan ‘anne’den ayrılma korkusu yaşarken, yürüme çağından itibaren hayvanlardan, karanlıktan, böceklerden, sudan, ve doğaüstü varlıklardan (hayalet, canavarlardan) korkma olayları ortaya çıkmaya baslar. Çocukluk çağının sonlarına doğru ise çocukların kendilerini diğer arkadaşlarıyla kıyaslamadığı ve bunun sonucunda çocukların, diğerlerinin onun hakkında ne düşündüğü ve nasıl göründüğü ile ilgili kaygılar yaşadığı görülür.   Çocuklar ‘kaygı’yı nasıl yaşar?   Çocuklar kaygı yaşadıklarını üç şekilde fark edebilirler. Birincisi, kaygı yaşayan çocuk kaygıyı düşüncelerde yaşar. Kaygılı çocuklar, tehlike ve tehdit türlerine odaklanan düşüncelere sahip olur. Örneğin, ailesinin başına kötü bir şey gelebileceğinden ya da geceleyin karanlıkta eve hırsız gireceğinden endişe duyar. İkincisi, kaygıyı fiziksel olarak bedeninde yasar. Çocuk endişelendiği zaman bedeninde birçok değişiklik meydana gelir. Bunlar, kalp atisinin yükselmesi, solunum değişiklikleri, mide bulantısı, terleme, kasların gerilmesi gibi bedensel tepkilerdir. Bu tepkilere ‘savaş ya da kaç’ tepkisi denir. Bu tepkilerin amacı çocuğu olası tehlikeyle savaşmaya ya da ondan kaçmaya hazırlayarak, korunmasına yardımcı olmaktır. Üçüncüsü ve en önemlisi ise, kaygının çocuğun davranışlarını etkilemesidir. Kaygılı çocuk, ağlar, yerinde duramaz, titrer ya da kendisine kaygı verecek bazı şeylerden kaçınır (örneğin; çevresindekilerle konuşmamak için sürekli müzik dinlemek. Geceleyin karanlıkta uyumayı reddetmek).   Kaygı ne zaman sorun haline gelir?   Tüm korkular normaldir ancak, korkunun şiddeti ve suresi arttığı takdirde çocuğun ve ailenin hayatını olumsuz yönde etkilemeye başlayabilir. Çocuğunuzun korkuları çocuğunuzun yapmak istediği şeylere engel oluyor, moral bozukluğu, can sıkıntısı veriyor, yapmak istediği şeyleri engelliyor veya akademik hayatını etkileyen zorluklar çıkarıyorsa çocuğunuzun bu sorunun üstesinden gelmek için bir uzmandan yardım almanız faydalı olacaktır.   Çocuğunuzun kaygısını gidermek için nasıl yardımcı olabilirsiniz? Çocuğunuzun cesur ve kaygısız davranışlarını ödüllendirin: Beklentilerinizi çok yüksek tutmayın ve çocuğunuz kendisi için zor olan bir şeyi başardığında maddi ya da manevi, anlamlı bir ödülle onu cesaretlendirin. Bu tutum bu davranışların tekrar yapılma olasılığını artırır. Çocuğunuzun endişesini anlayın ve anlayış gösterin: Çocuğunuzun endişeleriyle ilgili konuşun ve gerçekçi açıklamalar yapın. Çocuğunuzun korkularına değil fakat endişelerine ve duygularına anlayış gösterin. İstemediğiniz bir davranışı görmezden gelin: Bir önceki yöntemin tersi olarak, çocuğunuzun kaygılı davranışına ilginizi kesin ve kaygılı davranış sona erince yeniden ilgi gösterin. Bu yöntem çocuğunuzun güvence arama davranışını azaltmasını sağlayacaktır. Kaçmasını engelleyin: Korkulan durumdan kaçınması, çocuğunuzun durumun gerçekten tehlikeli olmadığı ve kendisinin güçlü olduğu gerçeğini öğrenmesine olanak sağlamadığından, korkuyu artırmaktadır. Çocuğunuz için denemesi çok zor olmayan bir basamaktan başlayın ve çocuğunuzu korkutan şeyleri denemesi için teşvik edin. Çocuğunuzu yapıcı olmaya teşvik edin: Kaygı yaratan durumu yapıcı bir şekilde ele almayı düşünmesi için çocuğunuzu teşvik edin. Çocuğunuzun kaygısıyla bas etmek için kendi çözümünü bulmasını sağlayın. Cesur ve kaygısız davranış modeli göstermek: Çocuğunuza model oluşturan anne babalar olarak, ‘basa çıkan model’ olun. Zorluklarla karşılaştığınızı ve bunlarla yapıcı bir şekilde başa çıktığınızı gösterin.   Sonuç olarak, kaygılı çocuklar dünyanın tehlikeli bir yer olduğuna inanırlar ve bu inançları genellikle masum olayları çok tehlikeleri olarak algılamalarına sebep olur. Örneğin geceleyin dışarıdan gelen bir sesi, bir soyguncu olarak algılarlar. Bu düşünme bicimi, çocukların korkularını destekleyen bir kanıt olur ve bu kanıtların artması korkularını destekler. Kaygı duyan çocuklar, korktukları şeylerden kaçınırlar. Bu nedenle ‘tehlike’ inançlarını sınama ve bu inancın aksine bir kanıt bulma imkanına sahip olmazlar. Böylece korktukları şeylerin meydana gelmeyeceğini asla öğrenemezler. Bu da kaygının sürdürülmesine yardımcı olur.   Çocuğunuzun korkularının şiddetinin ve suresinin arttığını ve gündelik hayatını olumsuz yönde etkilediği durumlarda, bir uzman yardımına başvurmanız yararlı olacaktır.   Kaynak: Rapee, R. M., Spence, S. H., Cobham, V. & Wignall, A., Kaygılı Çocuğa Yardım, Arkadaş Yayınevi, 2003.  
DEVAMINI OKU
06/06/2012
Obsesif-Kompulsif Bozukluk
Obsesif-Kompulsif Bozukluk nedir?   Obsesif-Kompulsif Bozukluk kaygı bozuklukları arasında yer alır. Obsesif Kompulsif Bozukluk problemi yasayan bireylerde istenmeden gelen, zihinde tekrarlanan sürekli düşünce, dürtü ve hayaller kaygıya neden olur. Bunlara ‘takıntı’ (obsesyon) denmektedir. Obsesyonlar bireyde endişe, gerginlik ve strese neden olurlar. Bu endişeyi azaltmak için tekrarlanan, kişinin yapmaktan kendini alıkoyamadığı ritüellere ise ‘zorlantı’ (kompulsiyon) denmektedir.   Sık karşılaşılan takıntılardan bazıları; bulaşma (pislik, mikrop), şüphe (kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden), hastalık (ölümcül hastalığa yakalandığı hissinden kurtulamama), düzen ve simetri, saldırganlık (çocuğumu camdan atar mıyım?), cinsel takıntılar (namazda akla erotik görüntülerin gelmesi), dini takıntılar (Allah’a küfür etme, günah şeyler yapma), metafizik takıntılar (ben ben miyim, ruh nerede? Sorularından kurtulamama) olarak sıralanabilir.   Sık karşılaşılan kompulsiyonlar ise; kontrol (yoldan donup kapıyı kapatıp kapatmadığını kontrol etme), yıkama (tekrar tekrar el yıkama, evi temizleme), sayma (yoldan gecen arabaları sayma), sorma-anlatma (‘ne dedin bir daha söyle?’ gibi sorular), dua etme (ayni duayı defalarca tekrarlama), simetri ve düzen (çizgilere basmama, eğri tabloyu düzeltme), biriktirme (evi çöp eve dönüştürme) olarak sıralanabilir.   OKB’si olan yetişkinler obsesyonlarının ve kompulsiyonlarının aşırılığını ve mantıksızlığını farkındadırlar ve bunlara karşı direnme çabası gösterirler. Bu direnme sırasında gittikçe artan kaygı ve gerginlik, sonunda kompulsiyonların yani rahatlatıcı davranışların artmasına sebep olur. Böylece kişi artık direnmeden kompulsiyonlarını günlük yaşantısının bir parçası haline getirir.   Obsesif-Kompulsif Bozukluk Kaç Yaşında Ortaya Çıkar?   Genellikle 22-36 yaslarında başlar. Bununla beraber ilköğretim çağında çocuklarda da görülmektedir. Çocuklardaki seyri de yetişkinlere benzer olarak ilerler.   Obsesif-Kompulsif Bozukluk Hastalığının Sebepleri Nelerdir?   Yapılan araştırmalarda, OKB hastalarında beyin yapısında kimyasal fonksiyonlarda farklılıklar olduğu bulunmuştur. Serotonin hormonunun, OKB hastalarında az olduğu veya yeterince etki göstermediği saptanmıştır. Ayni zamanda, EKG görüntülemeleri sonucunda OKB hastalarının ön beyin bölgelerinde sinir sisteminin çalışmasında anormalliklere rastlanmıştır.   Obsesif-Kompulsif Bozukluk Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?   OKB tedavisinde iki etkili tedavi yönteminden bahsedilebilir. Bunlarda birisi ilaç tedavisidir. OKB, bir kaygı bozukluğudur ve diğer kaygı bozukluğunda kullanılan ilaçlar OKB tedavisinde 50-70% düzeyinde başarılı sonuçlar doğurmaktadır.   Diğer yöntem ise ‘Bilişsel Davranışçı Terapi’ yöntemidir. Bu yöntemle bireyin zihinsel mekanizmaları incelenerek, düşünce hataları saptanır ve bilişsel yeniden yapılanma ile işlevsel ve gerçekçi düşünceler ile değiştirilir. Ayni zamanda rahatsızlık veren takıntının üstüne gidilir ve tepkinin önlenmesi sağlanır. Amaç kaygıyı azaltmak ve böylece obsesyon ve kompulsiyonların etkinliğini ortadan kaldırmaktır.     Kaynak: Tan, O., Takıntılar: Vaka Örnekleri ve Tedavi Yöntemleri, Timaş Yayınları, 2010.
DEVAMINI OKU
01/06/2012
Oyun neden önemlidir?
“Hayal gücü bilgiden daha değerlidir.” Albert Einstein   Çocuklar doğumlarından itibaren çeşitli formlarda, çeşitli nesneler oyun kurar, gerçek hayatla ‘oyun’ aracılığıyla iletişim kurarlar. Oyun, çocuğun yaşamının vazgeçilemez bir parçasıdır. Oyun oynamak çocukları bedensel, duygusal, sosyal ve zihinsel olarak geliştirir.   Oyun ve zihinsel gelişim   Yapılan araştırmalarda, oyun oynamanın sinir hücrelerinin ve sinaps bağlantılarının gelişmesine katkıda bulunduğu görülmüştür. Ayni zamanda, oyun oynama deneyimi, beyindeki üzüntü, kaygı, öfke gibi olumsuz hisleri ortadan kaldırmaktadır.   Oyun ve sosyal-duygusal gelişim   Çocuklar, oyun yoluyla düşünceler, duygular ve ilişkilerde beceri ve kontrol kazanmayı öğrenirler.   Oyun çocuklara ne kazandırır? Yaratıcı düşünmeyi Sorumluluk almayı İşbirliği kurmayı ve paylaşmayı Kendini tanımayı Dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı ve organize olma yetisini Sosyal roller edinmeyi ve duygularını dışa vurmayı Problem çözme yetisini Kendini ifade etmeyi ve sözlü ifadeleri anlamayı Toplu yasam için gerekli kuralları öğrenir.   Çocuk, oyun suresince seçtiği rollerle secim yapmayı öğrenir ve seçimlerin sorumluluğunu kabul eder. Bu, çocuğun sorumluluk bilincini ve hayat üzerindeki kontrolünü artırır. Ayni zamanda çocuk oyun aracılığıyla deneme-yanılma yoluyla öğrenir.   Çocuk, oyun sayesinde sosyalleşir. Çocuğun diğer çocuklarla oyun aracılığıyla kurduğu iletişim, ileri yaslarda kendi başına karar verme alışkanlığı kazandırır, işbirliği yapma ve yardımlaşma duygularını geliştirir. Oyunun sağladığı özgür ortam, çocuğun duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatlıkla gerçekleştirebileceği bir dünyadır. Bu dünya, çocuğun gerçek hayata ilk adımlarıdır.   Oyun çocuğu hayata hazırlar!   Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesi’nin yapmış olduğu araştırmalar sonucunda oyunun birçok özelliğiyle, çocukların gelişimlerine katkıda bulunduğu belirlenmiştir.   1. Oyun kurallı bir eylemdir ve bu kurallara uygun olarak oynanmak zorundadır. Oyun sırasında çocuklar, kurallar koyarlar ve duygularını oyun içerisinde kurallara uygun olarak açıklar, başkalarının haklarına saygı gösterirler. Bu da çocukları sosyal kurallara uymaları konusunda hayata hazırlar. Ayni zamanda kurallara uyulmadığı takdirde neler olabileceğini yasayarak öğrenirler.   2. Oyunlar oynanıp bitirildikten sonra ayni şekilde yeniden oynanır. Çocuklar ayni oyunu sıkılmadan defalarca oynayabilirler. Bu sayede çocuklar, hayatlarında birçok şeye ayni hevesle başlayabilmeyi öğrenirler (Örneğin; yeni bir is gününe).   3. Çocuklar oyunla ‘mekan’ tercih etmeyi öğrenir. Çocuklar oyunun yapısına göre tercih yaparken, tercihleri konusunda bilgiler edinmeyi, şartları değerlendirmeyi ve yaratıcı fikirler üretmeyi öğrenirler.   4. Oyunda rekabet vardır. Oyunlarda çocuk başarılı olmak için çaba harcar. Başarılı olan sevinci, kaybeden ise üzüntüyü deneyimler. Kaybeden çocuk, bir sonraki sefere kazanmak için kendini motive eder ve bu amaç doğrultusunda caba harcar. Bu rekabet ortamı, onları hayattaki mücadeleleri için hazırlamaktadır.   5. Her oyunda bir ritim ve uyum söz konusudur. Oyun başlar, ve gittikçe hız kazanır. Bu iniş ve çıkışlar oyuna bir ritim katar. Bu ritim sayesinde çocuk, hızlı düşünmeyi, düşüncelerini hareketlerine yansıtmayı öğrenir. Bu, da beden ile zihin arasında bir uyum oluşturur.   Oyun çocuklar için sadece eğlenceli vakit geçirmek değil, ayni zamanda öğrenmek, gelişmek demek! “Oyunlar en neşeli araştırma biçimidir.” Albert Einstein.   Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.  
DEVAMINI OKU
24/01/2012
MUTLU EVLİLİĞİN YOLU:
Uzm. Psk. Süleyman Hecebil
Cadde: Sizce evlilik nedir? Süleyman Hecebil: Evlilik insanların anlaşılmak ve önemsenmek için bir araya geldikleri, birbirlerini var edebildikleri sürece ve o ilişkide, kendi varoluşlarını yaşatabildikleri sürece keyifli ve mutlu olarak sürdürülebilen bir kurum. Aynı zamanda insanın yarına kalmak için de ortaya koyduğu bir kurum. Dolayısıyla evliliğin en temelinde anlaşılmak, önemsenmek, birine ait olmak, sevgi ihtiyacı, kabul görme ihtiyacı, başkası tarafında merak edilme, sevilme, önemsenme gibi ihtiyaçların karşılanması var.   Cadde: Evlilik problemleri hangi aşamadan sonra bir terapist desteğine ihtiyaç duyar? Süleyman Hecebil: Maalesef iş işten geçtikten sonra bize geliyor eşler, birbirlerine zarar verdikten sonra geliyorlar. O zaman da hem bu zararların yaraların sarılması gerekiyor hem de eşler arasındaki psikolojik kontratların yeniden kurulması gerekiyor. Ve bir sonraki döneme ilişkin de insanların umutlarının arttırılması gerekiyor. Aile danışmanları olarak bunları çözmeye çalışıyoruz. Aslında bize sonuç getiriyorlar ama biz baktığımız zaman bize gelen sonucun arkasında pek çok neden var.   Cadde: Eşler, en çok hangi problemlerle size geliyorlar? Süleyman Hecebil: En çok birbirlerine eskisi kadar ilgi göstermediklerine dair şikâyetler var bunun akabinde cinsel olarak da birbirlerine ilgi göstermemeleri, yavaş yavaş çatışmaların başlaması, herkesin kendi doğrularını kabul ettirmeye başlaması ve birbirlerinin öz değerlerine zarar vermeye başlanılmasıyla problemler başlıyor. Tabii kibir birlerinin öz değerlerine zarar vermeye başladığında, o kişi ben artık bu ilişkide yokum demeye başlıyor. Yani ritim bozulmaya başladığında, evlilik dansında insanlar birbirlerinin ayaklarına basmaya başlıyorlar. Ve canları yanmaya başlıyor. Ve evliliği kurtaracak tek bir şey var, o da gerçekten kişinin o iki kişilik ilişkide kendini var edebilmesi, var olduğunu hissedebilmesi.   Cadde: Evlilik kurtarılmalı mıdır gerçekten? Süleyman Hecebil: Bazı evlilikler evet. Bazen ilk seansta evliliğin gerçekte nasıl bir evlilik olduğunu anlamaya çalışırız. Kâğıt üzerinde evli olarak geliyorlar bize ancak duygusal ve düşünsel olarak boşanmış oluyorlar. Eğer duygusal ve düşünsel boşanma gerçekleşmişse o evliliğin kurtarılma şansı zaten yok. En önemli boşanma duygusal boşanmadır. İnsanlar duygusal anlamda birbirlerine bir şeyler hissetmiyorlarsa, bu boşanma gerçekleşmiştir. O evliliklerin yürümeyeceğini biz görüyoruz. Ve hele ki fiziksel şiddet varsa biz o zaman hemen o şiddetin durdurulmasını istiyoruz. Yani şiddet gören tarafı daha çok destekliyoruz. Cinsel uyumsuzluklar sırasında, özellikle aldatmalar ve cinsel istismarlar varsa, hele hele çocuğa zarar veriyorsa o evlilik biz o evliliğin bitmesini istiyoruz. Çünkü insanlar kendileriyle ilgili yeniden karar verme sürecine giriyorlar.   Cadde: Hangi evlilikler kurtarılmalı? Süleyman Hecebil: Bazı evlilikler var kırgınlıklar ve kırıklıklar var. Özellikle ailelerin işe karışmasıyla çıkan problemler var. Evliliğin ilk yıllarında, ertelenmiş çocukluk ve ertelenmiş ergenlik özlemleri nedeniyle problem yaşanan evlilikler var. Bunlar çabuk yoluna girebiliyor. Çünkü duygusal ve düşünsel olarak boşanmışlıklar yok. Birbirinden hoşlanma devam ediyor. Henüz yataklar ayrılmamış, birbirleriyle her ne kadar itişseler de bir taraftan da bir eş olarak kafalarında birbirlerini tutuyorlar. O zaman da bu evliliklerin devam etmesi gerektiğini görüyoruz. Bazen hemen sorarız “Birleşmek için mi geldiniz ayrışmak için mi?” Çünkü taraflardan biri kafasındaki kararı onaylatmak için de gelmiş oluyor. Gerçekten danışmanlık süreci ayrışmak için gelen evlilikleri birleştiremiyor. Çünkü orada güçleniyor ayrışma fikri. Ama birleşmek için geldilerse her ikisinin de niyeti oysa çok olumlu sonuçlar alıyoruz.   Cadde: Söylüyor musunuz, siz boşanın diye… Süleyman Hecebil: Hayır. Biz kendilerinin bu düşünmelerini istiyoruz. Zaman zaman bireysel seanslar yapıyoruz. Çünkü orada her şey daha iyi dile getiriyor. Bu evliliği neden sürdürmek istiyorsunuz deyip, kendi kararları konusunda düşünmelerini sağlıyoruz.   Cadde: Çiftlerin anlaşamamasında, çevrenin etkisini nasıl yorumluyorsunuz? Süleyman Hecebil: Ailenin sınırları olması gerekiyor. Bu sınırların, ailenin dışarıdan gelebilecek olumlu ya da olumsuz etkilere karşı zırh oluşturması gerekiyor. İkinci kişilerin müdahalesinin engellenmesi gerekiyor. Bazen sınır ihlali içerden olabiliyor. Tıpkı çocuklara sınır koyamamak, hayır diyememek gibi. Bizim ülkemizde anne babalar çocukları evlenirken “güle güle” demekte zorlanıyorlar. Onlar da “hoşça kal anne baba” demekte zorlanıyorlar. Keşke çocuklarımızı evlendirirken onlarla gerçekten vedalaşabilsek. Bir yetişkin olarak, başka bir ev kuran bir kişi olarak çocuklarımızı konumlandırabilsek. Aksi halde çocuklarımız o evlilikte birinin kızı birinin oğlu olarak kalmaya başlıyorlar. Ve ondan sonra da dışarıdan suflörlük yapan bir sürü insanla karşılaşıyorlar. Yönlendirmeler başlıyor. O zaman zaten zor olan iki kişilik evlilik ilişkisi daha zor oluyor. Eşlinizle yaşadığınız bir problemi, bir başkasıyla paylaşınca davetiye çıkartıyorsunuz, gelin benim aileme müdahale edin diye. Sorunun çözümüne bir katkısı olmayacaksa başkalarını sorunlara çok dâhil etmemek gerekiyor. Aksi halde bir problemi legalleştirmiş oluyorsunuz. Bu da diğer kişiyi zor durumda bırakıyor. Karizması, kişiliği, her türlü şeyi ihlal ediliyor. Eşler, problemlerini kendi içlerinde halledebilmeliler.   Cadde: Günümüzde evlilik daha mı zor bir iş olmaya başladı? Süleyman Hecebil: Çünkü günümüzde evli kalmak çok kolay değil. Bunun en önemli nedeni hem kadın çalışıyor hem erkek çalışıyor. Çok fazla kaygılıyız. Çok fazla yarına endeksliyiz, bugünü çok fazla göremiyoruz. Ve çok fazla düşünce düzeyinde ilişki kuruyoruz. Oysa biz evlilerde duygulaşmayı görmek istiyoruz. Selamlaşmak başka duygulaşmak başka. “Bugün nasıl geçti, işler nasıl” hep düşünsel sorular, biz “kendini nasıl hissediyorsun” sorusunu istiyoruz ilişkilerde. Çünkü İnsanlar duyguların fark edildiği ve onaylandığı ortamlarda mutlu olabilirler. Biz evliliğimizin duygu yönünü ne kadar fazla ön plana çıkarırsak o kadar başarılı bir evliliğimiz olur. Duygulara refakat etmeye başladığımızda eşlerimizin, o zaman ritim tutturmamız çok daha kolay. Çünkü gönülden bir ritmi tutturmamız gerekiyor. Kafa kafaya değil, candan cana ilişki kurmamız gerekiyor.   Cadde: Evlilikte ritim nasıl bozuluyor? Neler önerirsiniz, ritim tutturmak için? Süleyman Hecebil: İş, kariyer, kazanç daha sonra gelebilmeli. Ama en önemlisi işten döndüğünde eşler bir beş dakika birbirlerine bakabilmeliler. Biz eşlerimizin yüzüne televizyondan çok daha az bakıyoruz. Çok yüzeysel bakıyoruz, herhangi birine bakıyormuş gibi bakıyoruz. O zaman işte, varoluş problemleri başlıyor. Aldatmalar çok önemli. Evliliği yoldan çıkaran ve onarılması zor bir duruma çıkan en önemli şey aldatma. Diğeri de yalan. Çünkü evlenirken birbirimize verdiğimiz sözler var. Yazıya dökülmemiş ve dile getirilmemiş sözler bunlar. Biz buna psikolojik sözleşmeler diyoruz. Ne zaman bu kontrat maddelerini çözüyoruz, sıkıntılar başladığı zaman. Tabii ki uyum önemli ama illa tek tarafa uyulsun diye değil. Ortak bir ritim için çaba harcamak gerekiyor. Çünkü farklı ailelerden geliyoruz eşlerimizle. Her biri farklı bir ritimden geliyor ve şimdi keşfettiğimiz bu yeni gezegenin koşullarından ortak bir ritim tutturmak gerekiyor.   Cadde: Eşler arasındaki ciddi kişilik mücadeleleri var. Görev dağılımları, haklı çıkma çabası, anlama bozuklukları vs. Hangi düzeydeki bir ilişkide evliliğe karar vermeli? Süleyman Hecebil: Günümüzde insanların kafası çabuk karışabiliyor. Kimi yaştan, kimi çocuk sahibi olmak için evleniyor. Biz evlenmeden önceki süreçte birbirimizi tanımaya çalışmıyoruz. Biz, birbirimize kendimizi tanıtmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla biz bu çaba içinde kendimizi istediğimiz gibi tanıtıyoruz. O da aynı şekilde. Böylece ortaya çıkan veriler, karar vermek için yeterli, sağlıklı değil. Evlenmeden önce genelde belli ortamlarda birlikte oluyoruz, ondan sonra evlilikte her ortamda birlikte olmak gerekiyor. Önce birlikte mi yaşayalım, hayır şart değil. Ama aslında bir “aşk” olması gerekiyor. Gerçekten, tam kabulle, kayıtsız şartsız bir kabulle evlilik yoluna çıkmak gerekiyor. Eşler birbirlerinden gurur duyuyorlarsa bu iyi bir ilişkidir. Bu yeterli değildir ama gerekli olan şeylerden biridir. Fiziksel, duygusal, giyim, kuşam, aile yapısı, kariyer, maddi durum, ses rengi olarak tam kabul olması gerekiyor. Bunlar biri aksaksa evlendikten sonra düzeltirim düşüncesi oluşuyor. Evlendikten sonra düzeltmeye kalkarsan, sen onun varoluşuna diyorsun ki “sen iyi bir şey değilsin, sen önemsiz ve değersizsin” ve  “benim seni değiştirmem için senin kendini değersiz hissetmeni sağlamam lazım, seni güçsüz kılmam lazım. Bundan sonra ben seni değiştiririm”.  İşte sen onu zayıflattığında, psikolojik sorunlar başlıyor. O zaman o bunalmaya başlıyor. Çünkü bizi ayakta tutan şeyimiz, öz değerimiz. Ta doğduğu andan itibaren çocuklarımızın kumbaralarına öz  değer koyuyoruz. O kumbara ne kadar çok doluysa o kadar çok insanı ayakta tutuyor. Evlendikten sonra, o kumbaranın içindekiler yavaş yavaş boşaltılmaya başlanıyor. İşte, evin biricik prensesi olan kız, orada beceriksiz bir kadına dönüşüyor, evin aslan oğlu öbür tarafta iş bilmez bir adam konumuna geliyor. O nedenle tam koşulsuz bir kabul varsa evliliğe gitmek ama soru işaretleri varsa, daha sonra değiştiririm gibi düşüncelerle evliliğe gitmemek gerekiyor.   Cadde: Terapi sürecinde neler yapıyorsunuz? Muhatabınız sadece çiftler mi oluyor? Süleyman Hecebil: Evet. Bazen çocukları dâhil ederiz, bazen tek tek alıyoruz. Ama eşlerin anne ve babalarını almıyoruz. Bu onların işi değil. Ama onlardan rica edeceğimiz bir şey olursa iletiyor ya da mesajımızı gönderiyoruz. Gerçekten iki kişi geliyorlar baktığınızda ama aslında iki kişi değiller. Zihinsel ve düşünsel olarak çok sayıda kişiyle geliyorlar. Eğer evliliğin sınırları belli değilse, annesi babası, dayısı, büyük babası, halası vs. sanki bir sürü başka insan yanında oturuyormuş gibi. Diğeri de sanki sülalesiyle gelmiş gibi oturuyor. O zaman bunları da ayıklamak gerekiyor. Biz önce eşlerin kişilik durumlarına bakıyoruz. Sonra evliliğin nasıl başladığını anlamaya çalışıyoruz. Ve sonra artık küllenmiş bu evlilikte, üflenecek bir kıvılcım arıyoruz. Bir kor parçası var mı? Çünkü biz onu üfleyip yeniden tutuşturmaya çalışacağız. Bunu bulmaya çalışıyoruz. O evliliği sürdürecek, güç, enerji kaynağı nerede biz onu aramaya başlıyoruz. Ayrıca nesiller boyu aktarım nedir?  Bu kişilere nesilden nesile aktarılan nasıl evlilik ve ilişki var geçmişlerinde? İletişim biçimleri bile nesilden nesile aktarılıyor. Cinsel yaşamlarına bakıyoruz. Etkileşim ve cinsellik ayaklarına oturuyor evlilik. Bunlardan biri aksayınca, yük diğerine biniyor. Ve bir süre sonra o ayak da topallamaya başlıyor. Biz her ikisini düzenleyip, tek başlarına ayakta durmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Bunu önemsiyoruz. Bunun yanı sıra kendilerini gerçekten tanımıyorlar. 20 -25 yıllık çiftlerin kendilerini aslında hiç tanımadıklarını görüyoruz. Tanışmıyorlar, birbirlerini tanıdıklarını sanıyorlar. Sonra da bu çifti birbirleriyle derinlemesine nasıl tanıştırabileceğimize bakıyoruz. Ve tanışıklıkları arttıkça, hoşgörüleri artıyor. İlgileri ve sevgileri artıyor. Ne kadar yüzeyselse ilişkimiz, o kadar acımasız oluruz. Bu yüzden derinleşmek lazım. Onun gözünden hayata bakabilmek lazım.. Paralel yaşamlar var evliliklerde. Trendeki, uçaktaki gibi.. Bu paralel yaşamları, kesişen yaşamlara dönüştürmeye çalışıyoruz. Televizyon paralel yaşamların en önemli faktörüdür. Laptoplar yatağın içine taşınıyor. Bunlar da paralel yaşamlar yaratıyor. Ne kadar paralel yaşam varsa, o kadar ilgisizlik ve anlaşmazlık var. Bunun yerine başka türlü etkinlikler vermeye çalışıyoruz. Ve kişilerin birbirlerini gerçekten anlamalarına çalışıyoruz. Ve farkındalıkları yükseliyor. Bunun sonunda herkes karar aşamasına geliyor. Ve çok dramatik bir tablo yoksa da, evlilikleri samimiyetle devam ediyor. Evlilik, iki kişinin ortaya koyduğu bir psikolojik yapıdır. Buradan yola çıkarak biz insanların kendilerini, ilişkilerini ve partnerlerini yeniden tanımlamalarını sağlamaya çalışıyoruz. Ve bu da çok olumlu bir şekilde yansıyabiliyor eğer travmatik bir yaşantı söz konusu değilse. Bir parça kor bulabilirsek, diğerlerini hemen tutuşturabiliyoruz.   Cadde: Ne kadar zaman sürüyor seanslar? Süleyman Hecebil: Seans sayısını önceden kestirebilmek pek mümkün değildir. Bu bir değişim talebidir. Değişim potansiyelleri de, geçmiş problemler de önemlidir. Ama sanırım bir 8 seanstan sonra insanlar değişim gösterebiliyorlar. Daha sonra işlerin yavaş yavaş düzene girdiğini kendileri ifade etmeye başlıyorlar. Bu noktadan sonra da hızlanıyor işler. Başta her hafta arka arkaya 8 seans, sonra ayda 1 kere, üç dört ay böyle gittikten sonra iki ayda bir. Ondan sonra sağlanan durumu korumayı da öğrenebiliyorlar. Etkileşimdeki alışkanlığı kazandıklarında onlara, artık bize ihtiyaçları olmadığını söyleyebiliyoruz.   Cadde: Pahalı bir şey midir terapi almak? Süleyman Hecebil: Bir açıdan bakarsanız pahalıdır. Bir seans 50 dakika gibi sürüyor ve biz de günde en fazla 7 seans alıyoruz. Ama tabii ki bazen insanlara pahalı gelebiliyor.   Cadde: Aslında mutsuzluk daha pahalı… Süleyman Hecebil: Evet ama kurtarılma ihtimali olan evlilikler için mutlaka denenmeli. Yeni bir hayata başlamak da pahalı evet ama artık kurtarma şansı yoksa boşanmak gerekli.   Cadde: Eski evliliklerle şimdiki evlilikleri nasıl buluyorsunuz? İlk senede boşanmalar neden çoğaldı? Süleyman Hecebil: Eski insanların evlilikten beklentileri bu kadar çok değildi. Artık insanların evlilikten ve eşlerinden beklentileri çok fazla. Eskiden bir yuvam olsun noktasında, temelde bir ihtiyaç vardı. Şimdi ise daha güzel, daha kaliteli, keyifli yaşamalıyım, bu evlilik bana kalite, keyif, eğlence, kariyer, özgürlük versin, hem bağımsız hem bağlı olayım gibi çok fazla talep var. Eskiden eşlerinde birbirlerinden talepleri yoktu ama artık var. Ama şimdi talep arttıkça beklenti çoğalıyor, beklenti çoğaldıkça ne kadar çok beklentiniz varsa o kadar çok hayal kırıklığınız olur. En az düzeyde beklenti içine girilirse evlilik optimum düzeyde iyi gidecektir. Aşkla başlayıp, öfkeyle biten evlilikler var. Öfkeyi kontrol etmek lazım.   Cadde: Evlilikte rolleri nasıl yorumlarsınız? Süleyman Hecebil: Çocuk faktörü var bir de evlilikte. Çocuk önemlidir ama yeterli değildir sağlıklı bir eş ilişkisi için. Hatta bazen o kadar ileri gidiyoruz ki anne babalık rolümüze çok önem veriyoruz ve eş olma rolü ikinci plana düşüyor. En büyük stratejik hata burada yapılıyor. Oysa gerçekten iyi anne baba olabilmenin en iyi yolu, iyi eş olmaktan geçiyor. İyi eş olanlar iyi anne babalık yapabiliyorlar.. Evliliğin genç, taze kalması, bayatlamaması gerekiyor. Bunun için de ilgiye, iki kişilik ilişkiye ihtiyacı var. Arkadaşlarla yemek, arkadaşlarla tatil, arkadaşlarla sinema, çocuk olunca haydi her şeyi çocukla yapalım. Peki eş ne zaman olacağız? Bakın kardeş kelimesinde bile eş var ama “eş” olmak yalın haliyle “aynı olmak”, “hemhal” olmak demek. Aynı duygu tek beden olmak demek. Bunun için zaman vermek gerekiyor, birbirinin yüzüne bakmak gerekiyor. Gerçekten ve tüm yaşam alanlarında partner olmak gerekiyor. Refakatçilik gerekiyor. O zaman daha kolay. Ama birinci sırada anne baba olmak, ikinci kariyer, üçüncü anı yaşamak, özgürlük, sosyalleşme keyfi geliyor. Eş olmak tüm bunlardan sonra geliyor. Eş olmak sıralamada sona düşecek bir rol değil. Eş olmayı ikinci plana attığınızda, eş olma rolünü unutmak ve yerine başka roller almak başlıyor. Evlilik rolü her zaman birinci sırada olmalı, beş çocuğunuz bile olsa, önce eş olacaksınız.   Cadde: Kadın ve erkeğe iyi eş olabilmek için ne önerirsiniz? Anlayış- taviz, ilgi-yüz vermek oluyor… Ne yapmalıyız? Süleyman Hecebil: Anlayış, karşılıklıysa çok güzel. Ama tek taraflıysa bu kez bir boyun eğme oluyor. O zaman taviz vermek oluyor. Ama anlayıştan kastımız bir kişiyi olduğu gibi kabul etmektir. Evlenmeden önce de sonra da… Evlenmeden önce olduğu gibi kabul ediyormuşuz gibi görünüyoruz ama evlendikten sonra “biraz şöyle olursa kabul ederim” tavrı takınıyoruz. Anlayış bir kişiyi kayıtsız kabul etmektir. Eşimizin tercihlerine, biricikliğine saygı duyabilmektir. Onu değiştirmeye çalışmamaktır. Evlilikte, birbirimizin biricikliğini kabul ettiğimiz zaman mutluluğu bulabiliriz. Sadece kendi biricikliğimizi kabul etmeye çalışırsak olmuyor. Biricikliğe zarar verilmemeli. Ne ailemiz bunu yapmalı ne de biz. Çocuklarımızı kabul ederken nasıl “bizim çocuğumuz” olduğu için kabul ediyorsak eşimizi de öyle kabul edeceğiz. Modifiye etmeye çalışmayacağız. O zaman kabul edilmemişlik, reddedilmişlik düşüncesi başlıyor karşı tarafta. Özgüveni düşük eşler de evlilikte problem yaratıyor. Özgüveni düşükse eşine saldırıyor, onun özgüvenini düşürmeye çalışıyor çünkü “yoksa onunla baş edemem” diye düşünüyor. Ne kadar kaygılıysak, o kadar öfkeliyiz. Bu nedenle kişinin kendisini büyüten aile geçmişine bakmak gerekiyor.   Cadde: Problemli evliliklerden çocuklar nasıl etkileniyor? Süleyman Hecebil: Çocuklar, işlerin yolunda gitmediği evlilik ortamında tüm olup bitenleri kendisine mal ediyor. Benim yüzümden oluyor, ben olmasaydım bunlar olmazdı diye düşünüyor. Kendisine dönüp yorumluyor. Bu temel anlamda çocukların kendilerini algılamalarıyla ilgili sıkıntılar yaratıyor. Değersiz ve önemsiz bir yere oturtuyorlar kendilerini ve bir süre sonra çocukluk dönemi depresyon gibi problemler yaşıyorlar. Dolayısıyla bu ilişkilerde en çok zararı en masumlar, çocuklar görüyor. Çocuk dünyası yetişkin dünyası gibi anlamı mantığa oturtacak bir dünya değil. Onlar daha duygusal yaklaşıyorlar olaylara, o onun babası, o onun annesi.. Çocuk yarınını kestiremiyor. Yarını belirsiz çocuklar da kaygılı çocuklar oluyor. Bu açıdan problemli evlilikte en büyük zararı önce çocuklar, sonra kadınlar en son da erkekler görüyor galiba. Kaç yaşında olursa olsun 6 aylık, 2 aylık çocuk da, 15 yaşındaki çocuk da olumsuz etkileniyor. Bir şeyler yolunda gitmiyorsa bunun erkenden çaresine bakmak lazım, pansumanla halledilecek yaraları bekletip, büyük ameliyatlara kadar götürmemek lazım. Temelde ailemiz ve çocuklarımız için önleyici ve koruyucu bir tavrı tercih etmemiz lazım. Tedavi etmek ve düzeltmek pahalı bir şey. Önleyici ve koruyucu olmak için çabalamak lazım.  
DEVAMINI OKU
02/05/2011
Sınav kıskacına hapsedilmek istenen anne-baba ve çocuklara nefes aldıracak bir eğitim kurumu: YÖNDER KOLEJİ
Uzm. Psk. Süleyman HECEBİL
Değerli Dostlarımız,   2006 yılında çocuklar için yola çıkardığımız Küçük Şeyler Anaokulları projesi 15 ilde 23 okulda çocuklar ve aileler için kaliteli ve farklı bir seçenek olarak yoluna devam ediyor. Broşürlerimizde ve yüz yüze görüşmelerimizde Küçük Şeyler Anaokullarının devamı olacak ilköğretim ve lise eğitimi verecek kolejimizin de yakında hayata geçeceğini siz dostlarımızla paylaşmıştık. Şimdi sizlere verdiğimiz bu sözü yerine getirebilecek olmanın heyecanını ilk olarak yine sizlerle paylaşmak istiyoruz.   Klasik eğitim kavramlarının dışında vizyonu, felsefesi, örgüt yapısı, eğitim programı, eğitim uygulamaları ve kadrosuyla siz ve çocuklarınız için ilk kolejimizi (YÖNDER KOLEJİ) Ataşehir’de açıyoruz.  5482 metrekare alan içinde hizmet verecek binamızda 1 Eylül 2011’de hizmet vermeye başlayacağız. Halen hızla altyapı hazırlıkları süren okulumuzu 1 Ağustos tarihi itibariyle ziyaret edebilir ve görebilirsiniz.   Yönder, “hedefe ulaşmayı sağlayacak yolu bulmaya yardımcı kimse, mentor anlamına geliyor.  YÖNDER Koleji markamızla, sınav kıskacına hapsedilmek istenen anne-baba ve çocuklara nefes aldıracağız. Öğrencilerimiz aktif öğrenme ortamlarında bilim, sanat, spor ve yabancı dil eğitimlerini keyifle alacaklar, keyifle öğrenecekler. Her bir öğrencimiz eğitim programının içinde yer alan sanat, spor ve bilim etkinlikleri seçeneklerini kullanarak yılda 20 çeşit etkinliği deneyebilecek. Artık anne babalar hafta sonlarında çocuklarını “o etkinlikten bu etkinliğe getirip götürmek” zorunda kalmayacaklar.  Çünkü YÖNDER Kolejinde çok yönlü ve tüm yönlü gelişimi ilke edinen bir eğitim programı var.   YÖNDER Koleji, akademisyen, yazar, sanatçı ve konusunda uzman kişilerden oluşan Bilim Kurulu ile eğitimde, sanatta, bilimde ve sporda dünyadaki gelişmeleri izleyerek sistemini ve programını sürekli güncelleyebilecek. Öğretmen ve yönetici kadromuzu bilimsel ve yetkinlik bazlı değerlendirmelerle seçiyoruz.  Ayrıca tüm öğretmen ve yönetici kadromuz, sınıflarda ilgi ve merakı artırabilme, motivasyonu sürekli kılabilme, her bir öğrencinin biricikliğini dikkate alarak doğru yönlendirmeler ve değerlendirmeler yapabilme, ders ve sınıf ortamındaki öğrenme keyfini ve zevkini artırabilme gibi konularda çok özel “yönderlik” eğitimi alacaklar. Bu satırlara ve içimize sığmayan heyecanımızı ve farklılıklarımızı arzu ettiğiniz her zaman doğrudan bizlerle görüşerek (0216 463 24 50) ayrıntılı olarak edinebilirsiniz.   Sizlere ve çocuklarınıza söz vermiş olmanın sorumluluğunu yerine getiriyor olmanın sevinci ve coşkusuyla, saygılarımla.  
DEVAMINI OKU