Yas, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde yaşadığımız doğal ve sağlıklı bir tepkidir. Bir "bozukluk" ya da "geçirilmesi gereken bir hastalık" değildir; tam tersine, sevginin ve bağın kaçınılmaz bir parçasıdır. Birine ne kadar bağlandıysak, kaybının acısı da o kadar derin olur. Bu yüzden yas sürecinde acı duymak, ağlamak, öfkelenmek ya da bir süre hayattan kopmak bir zayıflık değil, insanın en insani hâlidir. Yas, yalnızca ölümle de sınırlı değildir: bir ayrılık, bir boşanma, bir sağlık kaybı, memleketten ya da bir yaşam biçiminden kopmak da yas gerektiren kayıplardır. Ortak olan şey, bir daha eskisi gibi olmayacak bir şeyin ardından duyulan derin özlemdir.
Yas herkeste aynı biçimde ve aynı sırayla yaşanmaz. Kimi kişi yoğun bir acı ve gözyaşıyla yaşarken, kimi önce bir inkâr ve uyuşmuşluk döneminden geçer; "sanki hâlâ inanamıyorum" duygusu çok yaygındır. Öfke de yasın sık görülen ama çoğu zaman utanç duyulan bir parçasıdır: kaybedilen kişiye, kadere, kendine ya da geride kalanlara yönelen bir kızgınlık. Bunun yanında suçluluk, yoğun özlem, uyku ve iştah değişiklikleri, dikkat dağınıklığı ve zaman zaman kaybedilen kişinin sesini duyar ya da varlığını hisseder gibi olmak da olağandır. Bütün bunlar, kişinin kaybı yavaş yavaş kabullenmeye çalışmasının farklı görünümleridir. Yasın doğru bir biçimi ya da bitmesi gereken bir takvimi yoktur.
Yasın asıl işlevi, sevdiğimizi unutmak değil, onunla kurduğumuz bağı yeni bir biçime taşımaktır. Sağlıklı yas, kaybedilen kişiyi silmez; onu bir acı kaynağı olmaktan çıkarıp, huzurla anımsanabilen bir yere yerleştirir. Bu süreç zaman alır ve düz bir çizgide ilerlemez; iyi hissedilen günleri, acının aniden geri döndüğü günler izleyebilir. Özellikle yıl dönümleri, özel günler ve tanıdık mekânlar acıyı yeniden canlandırabilir. Bu geri dönüşler bir gerileme değil, yasın doğal ritmidir. Zamanla acının şiddeti azalır; kayıp gitmez ama kişi onu taşımayı ve hayatına kısıtlanmadan devam etmeyi öğrenir.
Bazı durumlarda ise yas kendi doğal akışında ilerleyemez ve kişiyi olduğu yere sabitler. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen acının hiç hafiflememesi, kişinin hayata bir türlü dönememesi, kaybı kabullenmenin tümüyle imkânsız hâle gelmesi ya da yasın derin bir depresyona ve umutsuzluğa dönüşmesi, desteklenmesi gereken durumlara işaret eder. Bazen de kişi acısını hiç yaşamadan güçlü kalmaya çalışır; bu ertelenmiş acı çoğu zaman ilerleyen zamanda başka biçimlerde geri döner. Yas danışmanlığında amaç, kişinin acısını ortadan kaldırmak değildir; ona kaybının yasını kendi temposunda, yalnız hissetmeden tutabileceği güvenli bir alan açmak ve kaybettiğiyle bağını sağlıklı bir biçimde yeniden kurmasına eşlik etmektir.