
Özgüven çoğu zaman kendinden emin görünmek, rahatça konuşabilmek ya da hiçbir şeyden çekinmemek sanılarak yanlış anlaşılır. Oysa gerçek özgüven, sürekli güçlü ya da kusursuz hissetmek değildir; kişinin eksikleriyle ve hatalarıyla birlikte kendini yeterli ve değerli görebilmesidir. Özgüveni yüksek biri her şeyi başaracağına inanan kişi değil, başaramadığında bile kendi değerinin sarsılmayacağını bilen kişidir. Bu yüzden özgüven, kişinin kendisiyle kurduğu içsel bir ilişkidir ve büyük ölçüde geçmişte, özellikle erken yaşlarda görülüp değer verilme deneyimiyle şekillenir.
Özgüven eksikliği çoğu zaman doğrudan görünmez. Kimi kişide sürekli onay arama, hayır diyememe ve başkalarını memnun etmek için kendi ihtiyaçlarını erteleme; kimi kişide karar verememe, sürekli kıyaslanma ve yetersizlik duygusu biçiminde belirir. Çoğu zaman bu eksikliğin merkezinde derin bir utanç duygusu yatar: kişi yalnızca "yetersizim" değil, "olduğum hâlimle kabul edilmem" gibi bir korku taşır. Bu utanç, kişinin görünmekten çekindiği bir sosyal kaygıya dönüşebilir; sürekli yargılanacağı, hata yapıp küçük düşeceği ya da "yakalanacağı" duygusuyla kişi kendini geri çeker. Hepsinin altında ortak bir iç ses vardır: "yeterince iyi değilim." Bu ses o kadar tanıdıktır ki kişi çoğu zaman onu bir gerçek sanır; oysa o, bir zamanlar öğrenilmiş bir inançtır.
Bu duygular çoğu zaman kişinin yaşamını sessizce kısıtlar. İşte hak ettiği hâlde kendini gösteremez, fikrini söylemekten ya da bir adım öne çıkmaktan çekinir. Arkadaşlıklarda sürekli veren, ama kendi ihtiyacını dile getiremeyen taraf olur. En çok da yakın ilişkilerde zorlanır: gerçekten görülmenin ve tanınmanın hem en çok istenen hem de en çok korkulan şey hâline geldiği yerde, kişi partnerine yaklaşmakla ondan korunmak arasında sıkışır. Çünkü yakınlaşmak, "olduğum hâlimle görülürsem sevilmeyebilirim" korkusunu da beraberinde getirir. Böylece kişi, en çok ihtiyaç duyduğu yakınlıktan farkında olmadan kaçabilir.
Özgüven sabit bir özellik değildir; yaşam boyu onarılabilen ve güçlendirilebilen bir şeydir. Terapi sürecinde kişinin kendine dair taşıdığı olumsuz inançların ve utancın nereden geldiği birlikte anlaşılmaya çalışılır; o eleştirel iç sesin aslında kime ait olduğu görünür hâle gelir. Amaç kişiye yapay bir "kendine güven" aşılamak değil; kendisiyle daha şefkatli ve gerçekçi bir ilişki kurmasına, değerini dışarıdan sürekli onay almadan hissedebilmesine ve kendini olduğu gibi göstermekten korkmadığı ilişkiler kurabilmesine eşlik etmektir.