PSİKOLOJİ YAZILARI

24/01/2012
MUTLU EVLİLİĞİN YOLU:
Uzm. Klinik Psk. Süleyman HECEBİL
Cadde: Sizce evlilik nedir? Süleyman Hecebil: Evlilik insanların anlaşılmak ve önemsenmek için bir araya geldikleri, birbirlerini var edebildikleri sürece ve o ilişkide, kendi varoluşlarını yaşatabildikleri sürece keyifli ve mutlu olarak sürdürülebilen bir kurum. Aynı zamanda insanın yarına kalmak için de ortaya koyduğu bir kurum. Dolayısıyla evliliğin en temelinde anlaşılmak, önemsenmek, birine ait olmak, sevgi ihtiyacı, kabul görme ihtiyacı, başkası tarafında merak edilme, sevilme, önemsenme gibi ihtiyaçların karşılanması var.   Cadde: Evlilik problemleri hangi aşamadan sonra bir terapist desteğine ihtiyaç duyar? Süleyman Hecebil: Maalesef iş işten geçtikten sonra bize geliyor eşler, birbirlerine zarar verdikten sonra geliyorlar. O zaman da hem bu zararların yaraların sarılması gerekiyor hem de eşler arasındaki psikolojik kontratların yeniden kurulması gerekiyor. Ve bir sonraki döneme ilişkin de insanların umutlarının arttırılması gerekiyor. Aile danışmanları olarak bunları çözmeye çalışıyoruz. Aslında bize sonuç getiriyorlar ama biz baktığımız zaman bize gelen sonucun arkasında pek çok neden var.   Cadde: Eşler, en çok hangi problemlerle size geliyorlar? Süleyman Hecebil: En çok birbirlerine eskisi kadar ilgi göstermediklerine dair şikâyetler var bunun akabinde cinsel olarak da birbirlerine ilgi göstermemeleri, yavaş yavaş çatışmaların başlaması, herkesin kendi doğrularını kabul ettirmeye başlaması ve birbirlerinin öz değerlerine zarar vermeye başlanılmasıyla problemler başlıyor. Tabii kibir birlerinin öz değerlerine zarar vermeye başladığında, o kişi ben artık bu ilişkide yokum demeye başlıyor. Yani ritim bozulmaya başladığında, evlilik dansında insanlar birbirlerinin ayaklarına basmaya başlıyorlar. Ve canları yanmaya başlıyor. Ve evliliği kurtaracak tek bir şey var, o da gerçekten kişinin o iki kişilik ilişkide kendini var edebilmesi, var olduğunu hissedebilmesi.   Cadde: Evlilik kurtarılmalı mıdır gerçekten? Süleyman Hecebil: Bazı evlilikler evet. Bazen ilk seansta evliliğin gerçekte nasıl bir evlilik olduğunu anlamaya çalışırız. Kâğıt üzerinde evli olarak geliyorlar bize ancak duygusal ve düşünsel olarak boşanmış oluyorlar. Eğer duygusal ve düşünsel boşanma gerçekleşmişse o evliliğin kurtarılma şansı zaten yok. En önemli boşanma duygusal boşanmadır. İnsanlar duygusal anlamda birbirlerine bir şeyler hissetmiyorlarsa, bu boşanma gerçekleşmiştir. O evliliklerin yürümeyeceğini biz görüyoruz. Ve hele ki fiziksel şiddet varsa biz o zaman hemen o şiddetin durdurulmasını istiyoruz. Yani şiddet gören tarafı daha çok destekliyoruz. Cinsel uyumsuzluklar sırasında, özellikle aldatmalar ve cinsel istismarlar varsa, hele hele çocuğa zarar veriyorsa o evlilik biz o evliliğin bitmesini istiyoruz. Çünkü insanlar kendileriyle ilgili yeniden karar verme sürecine giriyorlar.   Cadde: Hangi evlilikler kurtarılmalı? Süleyman Hecebil: Bazı evlilikler var kırgınlıklar ve kırıklıklar var. Özellikle ailelerin işe karışmasıyla çıkan problemler var. Evliliğin ilk yıllarında, ertelenmiş çocukluk ve ertelenmiş ergenlik özlemleri nedeniyle problem yaşanan evlilikler var. Bunlar çabuk yoluna girebiliyor. Çünkü duygusal ve düşünsel olarak boşanmışlıklar yok. Birbirinden hoşlanma devam ediyor. Henüz yataklar ayrılmamış, birbirleriyle her ne kadar itişseler de bir taraftan da bir eş olarak kafalarında birbirlerini tutuyorlar. O zaman da bu evliliklerin devam etmesi gerektiğini görüyoruz. Bazen hemen sorarız “Birleşmek için mi geldiniz ayrışmak için mi?” Çünkü taraflardan biri kafasındaki kararı onaylatmak için de gelmiş oluyor. Gerçekten danışmanlık süreci ayrışmak için gelen evlilikleri birleştiremiyor. Çünkü orada güçleniyor ayrışma fikri. Ama birleşmek için geldilerse her ikisinin de niyeti oysa çok olumlu sonuçlar alıyoruz.   Cadde: Söylüyor musunuz, siz boşanın diye… Süleyman Hecebil: Hayır. Biz kendilerinin bu düşünmelerini istiyoruz. Zaman zaman bireysel seanslar yapıyoruz. Çünkü orada her şey daha iyi dile getiriyor. Bu evliliği neden sürdürmek istiyorsunuz deyip, kendi kararları konusunda düşünmelerini sağlıyoruz.   Cadde: Çiftlerin anlaşamamasında, çevrenin etkisini nasıl yorumluyorsunuz? Süleyman Hecebil: Ailenin sınırları olması gerekiyor. Bu sınırların, ailenin dışarıdan gelebilecek olumlu ya da olumsuz etkilere karşı zırh oluşturması gerekiyor. İkinci kişilerin müdahalesinin engellenmesi gerekiyor. Bazen sınır ihlali içerden olabiliyor. Tıpkı çocuklara sınır koyamamak, hayır diyememek gibi. Bizim ülkemizde anne babalar çocukları evlenirken “güle güle” demekte zorlanıyorlar. Onlar da “hoşça kal anne baba” demekte zorlanıyorlar. Keşke çocuklarımızı evlendirirken onlarla gerçekten vedalaşabilsek. Bir yetişkin olarak, başka bir ev kuran bir kişi olarak çocuklarımızı konumlandırabilsek. Aksi halde çocuklarımız o evlilikte birinin kızı birinin oğlu olarak kalmaya başlıyorlar. Ve ondan sonra da dışarıdan suflörlük yapan bir sürü insanla karşılaşıyorlar. Yönlendirmeler başlıyor. O zaman zaten zor olan iki kişilik evlilik ilişkisi daha zor oluyor. Eşlinizle yaşadığınız bir problemi, bir başkasıyla paylaşınca davetiye çıkartıyorsunuz, gelin benim aileme müdahale edin diye. Sorunun çözümüne bir katkısı olmayacaksa başkalarını sorunlara çok dâhil etmemek gerekiyor. Aksi halde bir problemi legalleştirmiş oluyorsunuz. Bu da diğer kişiyi zor durumda bırakıyor. Karizması, kişiliği, her türlü şeyi ihlal ediliyor. Eşler, problemlerini kendi içlerinde halledebilmeliler.   Cadde: Günümüzde evlilik daha mı zor bir iş olmaya başladı? Süleyman Hecebil: Çünkü günümüzde evli kalmak çok kolay değil. Bunun en önemli nedeni hem kadın çalışıyor hem erkek çalışıyor. Çok fazla kaygılıyız. Çok fazla yarına endeksliyiz, bugünü çok fazla göremiyoruz. Ve çok fazla düşünce düzeyinde ilişki kuruyoruz. Oysa biz evlilerde duygulaşmayı görmek istiyoruz. Selamlaşmak başka duygulaşmak başka. “Bugün nasıl geçti, işler nasıl” hep düşünsel sorular, biz “kendini nasıl hissediyorsun” sorusunu istiyoruz ilişkilerde. Çünkü İnsanlar duyguların fark edildiği ve onaylandığı ortamlarda mutlu olabilirler. Biz evliliğimizin duygu yönünü ne kadar fazla ön plana çıkarırsak o kadar başarılı bir evliliğimiz olur. Duygulara refakat etmeye başladığımızda eşlerimizin, o zaman ritim tutturmamız çok daha kolay. Çünkü gönülden bir ritmi tutturmamız gerekiyor. Kafa kafaya değil, candan cana ilişki kurmamız gerekiyor.   Cadde: Evlilikte ritim nasıl bozuluyor? Neler önerirsiniz, ritim tutturmak için? Süleyman Hecebil: İş, kariyer, kazanç daha sonra gelebilmeli. Ama en önemlisi işten döndüğünde eşler bir beş dakika birbirlerine bakabilmeliler. Biz eşlerimizin yüzüne televizyondan çok daha az bakıyoruz. Çok yüzeysel bakıyoruz, herhangi birine bakıyormuş gibi bakıyoruz. O zaman işte, varoluş problemleri başlıyor. Aldatmalar çok önemli. Evliliği yoldan çıkaran ve onarılması zor bir duruma çıkan en önemli şey aldatma. Diğeri de yalan. Çünkü evlenirken birbirimize verdiğimiz sözler var. Yazıya dökülmemiş ve dile getirilmemiş sözler bunlar. Biz buna psikolojik sözleşmeler diyoruz. Ne zaman bu kontrat maddelerini çözüyoruz, sıkıntılar başladığı zaman. Tabii ki uyum önemli ama illa tek tarafa uyulsun diye değil. Ortak bir ritim için çaba harcamak gerekiyor. Çünkü farklı ailelerden geliyoruz eşlerimizle. Her biri farklı bir ritimden geliyor ve şimdi keşfettiğimiz bu yeni gezegenin koşullarından ortak bir ritim tutturmak gerekiyor.   Cadde: Eşler arasındaki ciddi kişilik mücadeleleri var. Görev dağılımları, haklı çıkma çabası, anlama bozuklukları vs. Hangi düzeydeki bir ilişkide evliliğe karar vermeli? Süleyman Hecebil: Günümüzde insanların kafası çabuk karışabiliyor. Kimi yaştan, kimi çocuk sahibi olmak için evleniyor. Biz evlenmeden önceki süreçte birbirimizi tanımaya çalışmıyoruz. Biz, birbirimize kendimizi tanıtmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla biz bu çaba içinde kendimizi istediğimiz gibi tanıtıyoruz. O da aynı şekilde. Böylece ortaya çıkan veriler, karar vermek için yeterli, sağlıklı değil. Evlenmeden önce genelde belli ortamlarda birlikte oluyoruz, ondan sonra evlilikte her ortamda birlikte olmak gerekiyor. Önce birlikte mi yaşayalım, hayır şart değil. Ama aslında bir “aşk” olması gerekiyor. Gerçekten, tam kabulle, kayıtsız şartsız bir kabulle evlilik yoluna çıkmak gerekiyor. Eşler birbirlerinden gurur duyuyorlarsa bu iyi bir ilişkidir. Bu yeterli değildir ama gerekli olan şeylerden biridir. Fiziksel, duygusal, giyim, kuşam, aile yapısı, kariyer, maddi durum, ses rengi olarak tam kabul olması gerekiyor. Bunlar biri aksaksa evlendikten sonra düzeltirim düşüncesi oluşuyor. Evlendikten sonra düzeltmeye kalkarsan, sen onun varoluşuna diyorsun ki “sen iyi bir şey değilsin, sen önemsiz ve değersizsin” ve  “benim seni değiştirmem için senin kendini değersiz hissetmeni sağlamam lazım, seni güçsüz kılmam lazım. Bundan sonra ben seni değiştiririm”.  İşte sen onu zayıflattığında, psikolojik sorunlar başlıyor. O zaman o bunalmaya başlıyor. Çünkü bizi ayakta tutan şeyimiz, öz değerimiz. Ta doğduğu andan itibaren çocuklarımızın kumbaralarına öz  değer koyuyoruz. O kumbara ne kadar çok doluysa o kadar çok insanı ayakta tutuyor. Evlendikten sonra, o kumbaranın içindekiler yavaş yavaş boşaltılmaya başlanıyor. İşte, evin biricik prensesi olan kız, orada beceriksiz bir kadına dönüşüyor, evin aslan oğlu öbür tarafta iş bilmez bir adam konumuna geliyor. O nedenle tam koşulsuz bir kabul varsa evliliğe gitmek ama soru işaretleri varsa, daha sonra değiştiririm gibi düşüncelerle evliliğe gitmemek gerekiyor.   Cadde: Terapi sürecinde neler yapıyorsunuz? Muhatabınız sadece çiftler mi oluyor? Süleyman Hecebil: Evet. Bazen çocukları dâhil ederiz, bazen tek tek alıyoruz. Ama eşlerin anne ve babalarını almıyoruz. Bu onların işi değil. Ama onlardan rica edeceğimiz bir şey olursa iletiyor ya da mesajımızı gönderiyoruz. Gerçekten iki kişi geliyorlar baktığınızda ama aslında iki kişi değiller. Zihinsel ve düşünsel olarak çok sayıda kişiyle geliyorlar. Eğer evliliğin sınırları belli değilse, annesi babası, dayısı, büyük babası, halası vs. sanki bir sürü başka insan yanında oturuyormuş gibi. Diğeri de sanki sülalesiyle gelmiş gibi oturuyor. O zaman bunları da ayıklamak gerekiyor. Biz önce eşlerin kişilik durumlarına bakıyoruz. Sonra evliliğin nasıl başladığını anlamaya çalışıyoruz. Ve sonra artık küllenmiş bu evlilikte, üflenecek bir kıvılcım arıyoruz. Bir kor parçası var mı? Çünkü biz onu üfleyip yeniden tutuşturmaya çalışacağız. Bunu bulmaya çalışıyoruz. O evliliği sürdürecek, güç, enerji kaynağı nerede biz onu aramaya başlıyoruz. Ayrıca nesiller boyu aktarım nedir?  Bu kişilere nesilden nesile aktarılan nasıl evlilik ve ilişki var geçmişlerinde? İletişim biçimleri bile nesilden nesile aktarılıyor. Cinsel yaşamlarına bakıyoruz. Etkileşim ve cinsellik ayaklarına oturuyor evlilik. Bunlardan biri aksayınca, yük diğerine biniyor. Ve bir süre sonra o ayak da topallamaya başlıyor. Biz her ikisini düzenleyip, tek başlarına ayakta durmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Bunu önemsiyoruz. Bunun yanı sıra kendilerini gerçekten tanımıyorlar. 20 -25 yıllık çiftlerin kendilerini aslında hiç tanımadıklarını görüyoruz. Tanışmıyorlar, birbirlerini tanıdıklarını sanıyorlar. Sonra da bu çifti birbirleriyle derinlemesine nasıl tanıştırabileceğimize bakıyoruz. Ve tanışıklıkları arttıkça, hoşgörüleri artıyor. İlgileri ve sevgileri artıyor. Ne kadar yüzeyselse ilişkimiz, o kadar acımasız oluruz. Bu yüzden derinleşmek lazım. Onun gözünden hayata bakabilmek lazım.. Paralel yaşamlar var evliliklerde. Trendeki, uçaktaki gibi.. Bu paralel yaşamları, kesişen yaşamlara dönüştürmeye çalışıyoruz. Televizyon paralel yaşamların en önemli faktörüdür. Laptoplar yatağın içine taşınıyor. Bunlar da paralel yaşamlar yaratıyor. Ne kadar paralel yaşam varsa, o kadar ilgisizlik ve anlaşmazlık var. Bunun yerine başka türlü etkinlikler vermeye çalışıyoruz. Ve kişilerin birbirlerini gerçekten anlamalarına çalışıyoruz. Ve farkındalıkları yükseliyor. Bunun sonunda herkes karar aşamasına geliyor. Ve çok dramatik bir tablo yoksa da, evlilikleri samimiyetle devam ediyor. Evlilik, iki kişinin ortaya koyduğu bir psikolojik yapıdır. Buradan yola çıkarak biz insanların kendilerini, ilişkilerini ve partnerlerini yeniden tanımlamalarını sağlamaya çalışıyoruz. Ve bu da çok olumlu bir şekilde yansıyabiliyor eğer travmatik bir yaşantı söz konusu değilse. Bir parça kor bulabilirsek, diğerlerini hemen tutuşturabiliyoruz.   Cadde: Ne kadar zaman sürüyor seanslar? Süleyman Hecebil: Seans sayısını önceden kestirebilmek pek mümkün değildir. Bu bir değişim talebidir. Değişim potansiyelleri de, geçmiş problemler de önemlidir. Ama sanırım bir 8 seanstan sonra insanlar değişim gösterebiliyorlar. Daha sonra işlerin yavaş yavaş düzene girdiğini kendileri ifade etmeye başlıyorlar. Bu noktadan sonra da hızlanıyor işler. Başta her hafta arka arkaya 8 seans, sonra ayda 1 kere, üç dört ay böyle gittikten sonra iki ayda bir. Ondan sonra sağlanan durumu korumayı da öğrenebiliyorlar. Etkileşimdeki alışkanlığı kazandıklarında onlara, artık bize ihtiyaçları olmadığını söyleyebiliyoruz.   Cadde: Pahalı bir şey midir terapi almak? Süleyman Hecebil: Bir açıdan bakarsanız pahalıdır. Bir seans 50 dakika gibi sürüyor ve biz de günde en fazla 7 seans alıyoruz. Ama tabii ki bazen insanlara pahalı gelebiliyor.   Cadde: Aslında mutsuzluk daha pahalı… Süleyman Hecebil: Evet ama kurtarılma ihtimali olan evlilikler için mutlaka denenmeli. Yeni bir hayata başlamak da pahalı evet ama artık kurtarma şansı yoksa boşanmak gerekli.   Cadde: Eski evliliklerle şimdiki evlilikleri nasıl buluyorsunuz? İlk senede boşanmalar neden çoğaldı? Süleyman Hecebil: Eski insanların evlilikten beklentileri bu kadar çok değildi. Artık insanların evlilikten ve eşlerinden beklentileri çok fazla. Eskiden bir yuvam olsun noktasında, temelde bir ihtiyaç vardı. Şimdi ise daha güzel, daha kaliteli, keyifli yaşamalıyım, bu evlilik bana kalite, keyif, eğlence, kariyer, özgürlük versin, hem bağımsız hem bağlı olayım gibi çok fazla talep var. Eskiden eşlerinde birbirlerinden talepleri yoktu ama artık var. Ama şimdi talep arttıkça beklenti çoğalıyor, beklenti çoğaldıkça ne kadar çok beklentiniz varsa o kadar çok hayal kırıklığınız olur. En az düzeyde beklenti içine girilirse evlilik optimum düzeyde iyi gidecektir. Aşkla başlayıp, öfkeyle biten evlilikler var. Öfkeyi kontrol etmek lazım.   Cadde: Evlilikte rolleri nasıl yorumlarsınız? Süleyman Hecebil: Çocuk faktörü var bir de evlilikte. Çocuk önemlidir ama yeterli değildir sağlıklı bir eş ilişkisi için. Hatta bazen o kadar ileri gidiyoruz ki anne babalık rolümüze çok önem veriyoruz ve eş olma rolü ikinci plana düşüyor. En büyük stratejik hata burada yapılıyor. Oysa gerçekten iyi anne baba olabilmenin en iyi yolu, iyi eş olmaktan geçiyor. İyi eş olanlar iyi anne babalık yapabiliyorlar.. Evliliğin genç, taze kalması, bayatlamaması gerekiyor. Bunun için de ilgiye, iki kişilik ilişkiye ihtiyacı var. Arkadaşlarla yemek, arkadaşlarla tatil, arkadaşlarla sinema, çocuk olunca haydi her şeyi çocukla yapalım. Peki eş ne zaman olacağız? Bakın kardeş kelimesinde bile eş var ama “eş” olmak yalın haliyle “aynı olmak”, “hemhal” olmak demek. Aynı duygu tek beden olmak demek. Bunun için zaman vermek gerekiyor, birbirinin yüzüne bakmak gerekiyor. Gerçekten ve tüm yaşam alanlarında partner olmak gerekiyor. Refakatçilik gerekiyor. O zaman daha kolay. Ama birinci sırada anne baba olmak, ikinci kariyer, üçüncü anı yaşamak, özgürlük, sosyalleşme keyfi geliyor. Eş olmak tüm bunlardan sonra geliyor. Eş olmak sıralamada sona düşecek bir rol değil. Eş olmayı ikinci plana attığınızda, eş olma rolünü unutmak ve yerine başka roller almak başlıyor. Evlilik rolü her zaman birinci sırada olmalı, beş çocuğunuz bile olsa, önce eş olacaksınız.   Cadde: Kadın ve erkeğe iyi eş olabilmek için ne önerirsiniz? Anlayış- taviz, ilgi-yüz vermek oluyor… Ne yapmalıyız? Süleyman Hecebil: Anlayış, karşılıklıysa çok güzel. Ama tek taraflıysa bu kez bir boyun eğme oluyor. O zaman taviz vermek oluyor. Ama anlayıştan kastımız bir kişiyi olduğu gibi kabul etmektir. Evlenmeden önce de sonra da… Evlenmeden önce olduğu gibi kabul ediyormuşuz gibi görünüyoruz ama evlendikten sonra “biraz şöyle olursa kabul ederim” tavrı takınıyoruz. Anlayış bir kişiyi kayıtsız kabul etmektir. Eşimizin tercihlerine, biricikliğine saygı duyabilmektir. Onu değiştirmeye çalışmamaktır. Evlilikte, birbirimizin biricikliğini kabul ettiğimiz zaman mutluluğu bulabiliriz. Sadece kendi biricikliğimizi kabul etmeye çalışırsak olmuyor. Biricikliğe zarar verilmemeli. Ne ailemiz bunu yapmalı ne de biz. Çocuklarımızı kabul ederken nasıl “bizim çocuğumuz” olduğu için kabul ediyorsak eşimizi de öyle kabul edeceğiz. Modifiye etmeye çalışmayacağız. O zaman kabul edilmemişlik, reddedilmişlik düşüncesi başlıyor karşı tarafta. Özgüveni düşük eşler de evlilikte problem yaratıyor. Özgüveni düşükse eşine saldırıyor, onun özgüvenini düşürmeye çalışıyor çünkü “yoksa onunla baş edemem” diye düşünüyor. Ne kadar kaygılıysak, o kadar öfkeliyiz. Bu nedenle kişinin kendisini büyüten aile geçmişine bakmak gerekiyor.   Cadde: Problemli evliliklerden çocuklar nasıl etkileniyor? Süleyman Hecebil: Çocuklar, işlerin yolunda gitmediği evlilik ortamında tüm olup bitenleri kendisine mal ediyor. Benim yüzümden oluyor, ben olmasaydım bunlar olmazdı diye düşünüyor. Kendisine dönüp yorumluyor. Bu temel anlamda çocukların kendilerini algılamalarıyla ilgili sıkıntılar yaratıyor. Değersiz ve önemsiz bir yere oturtuyorlar kendilerini ve bir süre sonra çocukluk dönemi depresyon gibi problemler yaşıyorlar. Dolayısıyla bu ilişkilerde en çok zararı en masumlar, çocuklar görüyor. Çocuk dünyası yetişkin dünyası gibi anlamı mantığa oturtacak bir dünya değil. Onlar daha duygusal yaklaşıyorlar olaylara, o onun babası, o onun annesi.. Çocuk yarınını kestiremiyor. Yarını belirsiz çocuklar da kaygılı çocuklar oluyor. Bu açıdan problemli evlilikte en büyük zararı önce çocuklar, sonra kadınlar en son da erkekler görüyor galiba. Kaç yaşında olursa olsun 6 aylık, 2 aylık çocuk da, 15 yaşındaki çocuk da olumsuz etkileniyor. Bir şeyler yolunda gitmiyorsa bunun erkenden çaresine bakmak lazım, pansumanla halledilecek yaraları bekletip, büyük ameliyatlara kadar götürmemek lazım. Temelde ailemiz ve çocuklarımız için önleyici ve koruyucu bir tavrı tercih etmemiz lazım. Tedavi etmek ve düzeltmek pahalı bir şey. Önleyici ve koruyucu olmak için çabalamak lazım.  
DEVAMINI OKU
02/05/2011
Sınav kıskacına hapsedilmek istenen anne-baba ve çocuklara nefes aldıracak bir eğitim kurumu: YÖNDER KOLEJİ
Uzm. Klinik Psk. Süleyman HECEBİL
Değerli Dostlarımız,   2006 yılında çocuklar için yola çıkardığımız Küçük Şeyler Anaokulları projesi 15 ilde 23 okulda çocuklar ve aileler için kaliteli ve farklı bir seçenek olarak yoluna devam ediyor. Broşürlerimizde ve yüz yüze görüşmelerimizde Küçük Şeyler Anaokullarının devamı olacak ilköğretim ve lise eğitimi verecek kolejimizin de yakında hayata geçeceğini siz dostlarımızla paylaşmıştık. Şimdi sizlere verdiğimiz bu sözü yerine getirebilecek olmanın heyecanını ilk olarak yine sizlerle paylaşmak istiyoruz.   Klasik eğitim kavramlarının dışında vizyonu, felsefesi, örgüt yapısı, eğitim programı, eğitim uygulamaları ve kadrosuyla siz ve çocuklarınız için ilk kolejimizi (YÖNDER KOLEJİ) Ataşehir’de açıyoruz.  5482 metrekare alan içinde hizmet verecek binamızda 1 Eylül 2011’de hizmet vermeye başlayacağız. Halen hızla altyapı hazırlıkları süren okulumuzu 1 Ağustos tarihi itibariyle ziyaret edebilir ve görebilirsiniz.   Yönder, “hedefe ulaşmayı sağlayacak yolu bulmaya yardımcı kimse, mentor anlamına geliyor.  YÖNDER Koleji markamızla, sınav kıskacına hapsedilmek istenen anne-baba ve çocuklara nefes aldıracağız. Öğrencilerimiz aktif öğrenme ortamlarında bilim, sanat, spor ve yabancı dil eğitimlerini keyifle alacaklar, keyifle öğrenecekler. Her bir öğrencimiz eğitim programının içinde yer alan sanat, spor ve bilim etkinlikleri seçeneklerini kullanarak yılda 20 çeşit etkinliği deneyebilecek. Artık anne babalar hafta sonlarında çocuklarını “o etkinlikten bu etkinliğe getirip götürmek” zorunda kalmayacaklar.  Çünkü YÖNDER Kolejinde çok yönlü ve tüm yönlü gelişimi ilke edinen bir eğitim programı var.   YÖNDER Koleji, akademisyen, yazar, sanatçı ve konusunda uzman kişilerden oluşan Bilim Kurulu ile eğitimde, sanatta, bilimde ve sporda dünyadaki gelişmeleri izleyerek sistemini ve programını sürekli güncelleyebilecek. Öğretmen ve yönetici kadromuzu bilimsel ve yetkinlik bazlı değerlendirmelerle seçiyoruz.  Ayrıca tüm öğretmen ve yönetici kadromuz, sınıflarda ilgi ve merakı artırabilme, motivasyonu sürekli kılabilme, her bir öğrencinin biricikliğini dikkate alarak doğru yönlendirmeler ve değerlendirmeler yapabilme, ders ve sınıf ortamındaki öğrenme keyfini ve zevkini artırabilme gibi konularda çok özel “yönderlik” eğitimi alacaklar. Bu satırlara ve içimize sığmayan heyecanımızı ve farklılıklarımızı arzu ettiğiniz her zaman doğrudan bizlerle görüşerek (0216 463 24 50) ayrıntılı olarak edinebilirsiniz.   Sizlere ve çocuklarınıza söz vermiş olmanın sorumluluğunu yerine getiriyor olmanın sevinci ve coşkusuyla, saygılarımla.  
DEVAMINI OKU
02/05/2011
Müzikle ve Burçla Tedavi Olmaz
Prof. Dr. Üstün DÖKMEN
Türk Hava Yolları, dünyanın en iyi hava yollarından birisidir ve kanımca yemekleri dünyanın en iyi hava yolu yemeğidir.  Söz konusu kuruma ait Skylife adlı dergi de, beğenilen kaliteli bir dergidir. Ancak Skylife’ın Kasım 2010 sayısına ilişkin küçük bir eleştiride bulunmak istiyorum. Aslında neyin küçük, neyin büyük olduğu konusu görecelidir; bu yüzden bazen küçük şeylerin, önemli hatalara, hatta toplumları pozitif bilimden uzaklaştırmak gibi telafisi imkânsız felâketlere yol açabileceğini unutmamak gerekir.   Adı geçen derginin Kasım 2010 sayısında ‘Türk Müziği ile Tedavi’ başlıklı bir makalede,  Türk Müziği’ndeki her bir makam, akrep, yengeç gibi bir burçla ilişkilendirildikten sonra, bu makamın  -ve yanı sıra makama ait burcun- hangi hastalıkları iyileştirdiği tek tek sıralanmıştır.   Birkaç örnek: Rehavi makamı (terazi burcu): Sağ omuz ve baş ağrılarında (dikkat buyurun, anlaşılan bu makam sol omuza etki etmiyormuş), burun kanamasında, ağız çarpıklığında, akıl hastalıklarında (hangi akıl hastalığı belli değil; herhalde genelde iyi geliyor) faydalıdır. Ayrıca mide ve basenler için yararlıdır. (Bu makamın basenlere nasıl yararlı olduğu makalede belirtilmemiştir; muhtemelen bu müziği dinleyen hanımların basenleri incelecektir.)   Hüseyni makamı (akrep burcu): Bu makam, karaciğer iltihabını, kalp iltihabını ve ruhların iltihabını yok eder. (Sayfa 144)  Bağışıklık sistemini güçlendirir. (Bildiğim kadarıyla, psikolojide ve psikiyatride  ‘ruh iltihabı’  adlı bir hastalık yoktur.)   Acemaşiran makamı (bu makamın hangi burçla ilişkili olduğu belirtilmemiştir): Vücudun yağ dengesine yardımcı olur, kişiye yaratıcılık ve ilham verir.   Büzürk makamı ( aslan burcu): Beyin hasarlarına iyi gelir.   Zengüle makamı (başak burcu): … Menenjite iyi gelir.   İçinden birkaç örnek sunduğumuz söz konusu makalede iki temel hata sergilenmektedir. Bunlardan birincisi şudur:    1)  Türk Müziği makamlarının burçlarla herhangi bir ilişkisi yoktur. Üstelik yıldız falının, burçların, pozitif bilimle, mantıkla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. (Yıldız falı Sümerler zamanında ortaya çıkmış bir bilgidir. -Bilimsel olmayan bir bilgidir.-  Sümerler’den bugüne gökte yıldızların konumu değişmiştir. Ayrıca Sümerler de Eski Yunanlılar gibi gökyüzünü, saydam bir küre, yani iki boyutlu zannediyorlardı.  Bu yüzden de bazı yıldızları birleştirince, akrep, yengeç adını verdikleri birtakım burçların ortaya çıktığını sanıyorlardı. Aslında gökyüzü üç boyutludur, derinlik vardır. Üstüne üstlük yıldızlar eşit yaşta değildir, her biri dünyaya farklı ışık yılı uzaktadır. Kısacası gökyüzü aslında bir ışık fosilidir. Bütün bu nedenlerden ötürü, gökteki yıldızları farazi çizgilerle birleştiremezsiniz. Bir duvarın üzerindeki dört noktayı birleştirip bir kare yapabilirsiniz ama gökteki dört noktadan bir kare yapamazsınız. Eğer gökteki dört yıldızı birleştirirseniz, sizin kafanızda kare oluşur, gökte kare oluşmaz. Konuyu bildiklerine inanan bazı kişiler yedi yıldızı birleştirip Avca Takım Yaldızını oluştururlar; iddiaya göre gökte omuzları, kaftanının etekleri ve kemeri olan bir avcı vardır. Olaya farklı bakış tarzıyla baktığınızda, aynı yedi yıldızı birleştirince bir ütü masası çıkar ortaya.  Ya da Başak Burcu’ndan bir İngiliz anahtarı oluşturmak mümkündür. Herhalde Sümerler zamanında İngiliz anahtarı olmadığı için bu burca ‘İngiliz anahtarı burcu’ adı verilmemiştir.    Ayrıca burçların insan karakterini etkilediği konusunda tek bir ciddî bilimsel araştırma yoktur. İnsanın karakterini genetik yapısı, içinde yaşadığı fiziksel ve sosyal çevre ve hayatı boyunca öğrendiği şeyler etkiler. Kırk yaşındaki bir insanın genetik yapısını yok say, tüm öğrenme yaşantılarını yok say, kırk yıldır davranışlarını sadece Merkür’ün belirlediğini iddia et. Bu iddia saçmadır. Türk Müziği makamları ile olmayan burçları eşleştirmek daha da saçmadır.    2)  Müzik insanları rahatlatabilir, gevşemelerine, kendilerini iyi hissetmelerine yardımcı olabilir.  Ancak müzik tedavi etmez; yani birtakım semptomları salt müzik yoluyla gideremezsiniz. Uyumadan önce içilen ayran veya ılık süt, sizi rahatlatabilir, uyumanızı kolaylaştırabilir; ancak ayranla depresyon tedavisi olmaz. Benzeri şekilde sadece müzik dinleterek birtakım psikolojik semptomları, beyin hasarlarını, karaciğer iltihaplarını veya menenjiti yok edemezsiniz. Makamların ve burçların bu tür hastalıkları giderdiği yolunda bilimsel araştırmalar yoktur. Müzik yoluyla bütün bu hastalıkları giderebileceğinizi iddia ederseniz, en azından size inanan birtakım insanlara zarar vermiş, saygısızlık etmiş olursunuz.   Skylife’daki söz konusu makaleyi okuyup da söylenenlere inanan bazı kişilerin, hekime gitmek yerine saz heyetine başvuracaklarını düşünmek (ki bu yüksek ihtimallidir) insanın tüylerini ürpermektedir. Makaleyi yazan kişilerin tıpla, psikolojiyle herhangi bir ilgileri olmadığı anlaşılmaktadır. En ufak bir ilgileri olsa, Hüseyni Makamı’nın ruh iltihabına iyi geldiğini söylemezlerdi. Bir tıp veya psikoloji öğrencisi bile, ‘ruh iltihabı’ diye bir şey olmadığını bilir.   İlgili makalede birtakım kliniklerde, bu arada Ankara Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde,  Türk Müziği ile tedavi konusunda bilimsel araştırmalar yapıldığı ileri sürülmektedir. Müziğin rahatlatıcı etkileri konusunda, tıbbî tedavi sonrasında rehabilitasyonda kullanılabilecek bir unsur olup olmadığı konusunda araştırmalar yapılıyor olabilir. Ancak Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde menenjitin veya beyin hasarlarının, tıbbî yollara başvurmaksızın yalnızca müzikle tedavi edildiğini iddia etmek ya da bu izlenimi uyandıracak beyanlarda bulunmak, bu ciddî kuruma, ciddî bir haksızlıktır.   Bir zamanlar bazı Avrupa ülkelerinde, histerikten şizofrene hemen tüm hastaları, içine şeytan girmiş diye yakıyorlardı. Aynı yıllarda, bazı doğu toplumlarında, bu arada bizde, ruhsal sorunu olanlara su sesi veya müzik dinletiliyordu. Bu tutum, fevkalâde insanî bir tavırdır ve övgüye lâyıktır. Ancak o günün tababet yaklaşımı kapsamında müziğin, insanları rahatlatma dışında, çeşitli organik hastalıkları da iyileştirdiğine inanılıyordu. Müzik sizi rahatlatabilir, size yaşama sevinci, coşku verebilir; ancak kalp kapakcığınızdaki sorunu gidermez. İster Türk Müziği, ister klâsik Batı Müziği olsun, güzel bir müzik tansiyonunuzu, bir süreliğine düşürebilir fakat tedavi etmez; diyabetliyseniz, diyabetinizi geçirmez.   Türk Müziği Abdülkadir Merâği’den beri, hatta daha öncesinden bu yana, pek çok ustanın, zihninde, elinde, dilinde gelişmiş, başlı başına bir değer olmuştur; fasıldan mehtere kadar pek çok önemli işleve sahip olmuştur. Çok önemli bir kültürel güç olan Türk Müziği’nin, hastalıkları tedavi etmek gibi bir ek göreve ihtiyacı yoktur. Birtakım semptomları gidermediği anlaşıldığı taktirde bu muhteşem müzik türünün saygınlığını kaybetmesi tehlikesi vardır. Daha da kötüsü hastaların, yeni bir tedavi bulundu diye istismar edilmeleri söz konusudur.   Türk Müziği’nin maymuncuk olarak algılanmaya ihtiyacı yoktur; toplumun ise pozitif bilme, akılcı tıbba ve amacından saptırılmamış güzel müziklere ihtiyacı vardır.   (Not: Naçizâne, Şakir Ağa’nın Yörük Semai’ni ve Giray Han’ın Mahur Peşrev’ini, Beethoven’in Ay Işığı Sonatı’nı, Faure’nin Pavane’nını, Albinoni’den Adagio’yu, Vangelis’ten  Reprise’ı ve Zeki Müren’in herhangi bir şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim. İyileşmek için değil, kendinizi iyi hissetmeniz için.)
DEVAMINI OKU
04/02/2011
Mobbing'in Yaşanmadığı Bir Kurum Kültürü Yaratmak
Uzm. Klinik Psk. Süleyman HECEBİL
Mobbing   İşyerinde diğer çalışanlar veya işverenler tarafından tekrarlanan saldırılar şeklinde: Psikolojik şiddet Baskı Kuşatma, Yıldırma, Duygusal taciz, Rahatsız etme, Sıkıntı verme Kötü olan kazanıyor (mu) İşyerinde duygusal tacize uğrayan her üç kişiden biri işten ayrılıyor Üçte biri ise haksız yere işten atılıyor Bu olayların %13’ünde zorbalık yapanlar ya tayinle ya da iş akdi bozularak cezalandırılıyorlar Zorbaların %81’i patron Sert yönetici ile duygusal tecavüzcü ayrımı çok zor   “Çalışanların çoğunluğu, bu davranışları yöneticilerinden gördükleri zaman ses çıkartmıyorlar.   Top 10 “duygusal taciz” Aslında olmayan hataları bulup çıkartma Sözle olmayan (ters bakış gibi beden diliyle) taciz Toplantılarda fikirleri aşağılama. “Çok saçma!” İzole etme, uzaklaşma, uzaklaştırma Duygu ve ruh halinde iniş-çıkışlar Kendisinin bile uymadığı saçma ve katı kurallar koyma Başarılı işleri açıkça yok sayma Sürekli olarak ve sertçe hedefler konusunda eleştirme Dedikodu yapma, yaptırma Taciz ettiği kişiye karşı diğerlerini örgütleme “Artık kendimden şüphe etmeye başlamıştım”   Türk Atasözü Adamı delirtir dama çıkarırlar, sonra deli dama çıktı diye bütün köyü başına toplarlar.   Mobbing Türleri Kendini göstermeyi iletişim oluşumunu etkilemek (yönetici tarafından sözün kesilmesi, azarlanma, sürekli eleştiri...) Sosyal ilişkilere saldırılar (çevredeki insanların mağdur ile konuşmaması, orada yokmuş gibi davranılması) İtibara yönelik saldırılar (Arkadan kötü konuşma, asılsız söylentilerin ortada dolaşması, mağduru gülünç durumlara düşürme...) Kişinin yaşam standardına ve mesleki durumuna saldırılar (Verilen işlerin geri alınması, sürekli işin değiştirilmesi, anlamsız işlerin verilmesi...) Kişinin sağlığına yönelik doğrudan saldırılar (Fiziksel olarak ağır işlerin verilmesi, fiziksel şiddet tehditleri, fiziksel zarar, doğrudan cinsel taciz...) Mobbingin Nedenleri Sınırlı kaynaklar (bütçe, terfi olanakları), Faaliyetlerin farklılığı (iç müşteriyi dikkate almama, iç müşteri memnuniyetsizliği), İletişim problemleri (bilgi akışındaki gecikmeler, filtrelemeler, yanlış anlamalar, açık olmayan mesajlar vb…) Algılama farklılıkları (amaç farklılıkları, değer yargısı farklılıkları ve zaman algısındaki farklılıklar), Yönetim alanı ile ilgili belirsizlik (iş ve görev tanımları ile ilgili belirsizlikler), Personel seçim sistemi, Performans değerlendirme sistemi, Bireyler arası acımasız rekabet, Kapalı kapı politikaları, Psikolojik kontratların ihlali, Yetersiz liderlik, Küçülme / el değiştirme Yönetimin mükemmellik arayışı Etik değerlerin kaybolması İş yerindeki monotonluk Mobbingi Örgütsel Açıdan Önleme Yolları Mobbing ile ilgili işyerinde farkındalık yaratmak, mağdur ve zorbanın her zaman farkedileceğini hissettirmek İş ve görev tanımlarındaki belirsizliklerin giderilmesi İşe alım süreçlerinde adayların kişilik özelliklerine ve psikolojik yapısına da önem verilmesi Şikayet ve performans değerlendirme sisteminin sağlıklı çalıştırılması Çalışan destek programının oluşturulması Çalışanların birbirleri ile daha derinlemesine tanışmalarını sağlayacak faaliyetlerin planlanması Paylaşılan kurumsal vizyon, misyon ve değerlerin oluşturulması Örgüt ikliminin ılımanlaştırılması ve insancıllaştırılması Açık yönetim politikalarının oluşturulması Çalışan – işveren arasındaki psikolojik kontratların anlaşılması ve bunlara özen gösterilmesi Kişiler ya da birimler arasındaki herhangi bir çatışma ya da anlaşmazlık durumlarına örgütsel duyarlılık gösterilmesi İş yerinde eğlenceli ve keyifli ortam yaratılması (Fun@Work) Örgütün toplumsal imajının yükseltilmesi (itibar yönetimi) Örgüt içi bilişsel çarpıtmalara duyarlılık gösterilmesi     Yararlanılan Kaynaklar:   Dr. Vedat Laçiner, Turkish Weekly   Çobanoğlu, Şaban: Mobbing/İşyerinde Duygusal Saldırı ve Mücadele Yöntemleri, Timaş Yayınları, Yayın Yılı: 2005; İthal, 256 sayfa, ISBN:9752633544.   Davenport, Noa/ Schwartz, Ruth Distler/ Elliott, Gail Pursell (Çev.: Osman Cem Önertoy): Mobbing, İşyerinde Duygusal   Taciz, Sistem Yayıncılık, Yayın Yılı: 2003; 182 S., ISBN:9753222491   Tınaz, Pınar: İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing), İstanbul: Beta Yayınları, 2006. XXII, 199 S., ISBN:975-295-537-1.   Milliyet, İdil Türkmenoğlu   Prof. Dr. Üstün Dökmen, Seminer Notları  
DEVAMINI OKU
03/02/2011
Psikolojik Kontratlar
Uzm. Klinik Psk. Süleyman HECEBİL
Eşimizle, çocuklarımızla, dostlarımızla, iş arkadaşlarımızla, patronumuzla, müdürümüzle, çalışanlarımızla aramızda yazıya ve söze dökülmemiş psikolojik kontratlarımız var.Daha çok inanç düzeyinde olan kontrat maddeleri ilişkilerimizin zeminini ve rotasını belirliyor. Psikolojik kontrat maddelerinin ihlal edilmesi durumunda ise ilişkilerde sorunlar ve güçlükler yaşanmaya başlıyor.   "Çalıştığın kurumla ya da eşinle arandaki psikolojik kontrat maddelerinde neler var?" sorusunu yönelttiğimizde bu sorunun yanıtını almak pek kolay olmuyor. Çünkü kontrat maddeleri hem yazıya ve söze dökülmemiş durumda oluyor, hem de çoğu zaman bilniç düzeyinde olmuyor. Ancak ihlal edildiğinde ortaya çıkan güçlükler ve sorunlar kontrat maddesi hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı oluyor.   Psikolojik kontratın geçmişe dayalı bir formasyonu var. Geçmiş deneyimler ve yaşantılar kontrat yapısını oluşturuyor. İlişkide resmi ve resmi olmayan yükümlülüklerin yanı sıra algılanan yükümlülükleri (taahhütleri) içeriyor.   İş yerlerinde psikolojik kontrat maddeleri genellikle: Maaş Ücretlendirme (artış) Terfi sistemi Performans değerlendirme sistemi Sosyal haklar Çalışma ortamı (düzen, hijyen, rahatlık, yemeklerin kalitesi vb…) Verilen sözler Ödüllendirme Açık iletişim gibi maddelerden oluşuyor.   İnsanlar arası ilişkilerle ilgili psikolojik kontratlarda ise: Karşılıklı güven Koşulsuz karşılıklı kabul Anlaşılma ve önemsenme Verilen sözler İçtenlik Sadakat Sevgi Açık ve bütünleyici iletişim gibi maddeler ön plana çıkıyor.   Psikolojik Kontratların ihlal edildiği iş yerlerinde ve insan ilişkilerinde ihanet duygusu, şiddetli psikolojik sıkıntılar, küskünlük, hayal kırıklığı, kızgınlık öfke, dışlanmışlık, öç alma ve acı duygusu yaygındır.   Biraz düşündüğümüzde yaşamımızda “ilişkimiz”den daha değerli pek fazla bir şeyin olmadığını görürüz. İlişkilerimiz zarar gördüğünde “Can”ımız, başka “Can”lar, işimiz, ilişkilerimiz sağlığını kaybediyor.  
DEVAMINI OKU